Röportaj

Fatih Türkmenoğlu / Gazeteci-Yazar-Kaşif

Gazeteci mi desek, yazar mı? Yoksa iflah olmaz bir kaşif mi? Çok gezen mi, çok okuyan mı sorusuna cevap verirken zorlanma nedenimiz de olabilir... Renkli kişiliği ve hayatın farklı alanlarında deneyimlediği başarılarıyla Fatih Türkmenoğlu, Puanyıldızı'nın bu ayki konuğu oldu.

Fatih Türkmenoğlu kimdir? Kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

FMV Özel Işık Lisesi'nden sonra, Boğaziçi Üniversitesi'nden, Psikolojik Danışmanlık bölümünden mezun oldum. Okul boyunca en büyük hobilerim kitaplar ve tiyatroydu. Üniversitenin hemen ardından, New York Üniversitesi'ne gittim ve orada İnsan Kaynakları Yönetimi ve İşletme okudum. İstanbul'a döndüğümde bir sene kadar bocaladım, çünkü ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sayısız iş denedim. Sonunda askere gitmeye karar verdim. Genel Kurmay'da tercüman asteğmen olarak askerliğimi yaptım. O sırada gazeteci olmaya karar verdim. Askerlik biter bitmez de gazeteciliğe başladım. Bu da 16 sene kadar önceydi! Gazetecilikle beraber de bir sürü başka kapılar açıldı hayatımda...

Mesleğiniz nedir sorusunun cevabı nedir sizin için?

Bazen ben de bunu düşünüyorum... Üst başlık olarak "Gazeteci", ama alt açılımları var. Biraz psikolojik danışmanım, yazarım, hikayeciyim, gezginim, oyuncuyum, televizyoncuyum, sunucuyum... Hepsini bir potada eritmeyi becerdiğim için çok şanslıyım. Bu karışım, işte benim mesleğim. Belki sadece birini yapmayı sürdürseydim, diyelim sadece yazsaydım; bu kadar işimle mutlu olmazdım.

Yeni yerler görmek, keşfetmek sizin için ne ifade ediyor?

Biliyor musunuz, artık ne ifade ettiğini bile söyleyemem herhalde; çünkü bu bir yaşam şekli. Herhalde birkaç hafta aynı yerde oturursam, hastalanmaya başlarım. En olmadı, uzak semtlere gitmeliyim. Yeni bir yer yeni insanlar, bana göre yaşam enerjisi. Benim için temiz sayfa. Bir yerde biraz uzunca kalmak, bir yerde düşmanlıklara, kötü enerjiye de tanıklık etmek. Oysa yeni bir arenada bütün insanlar beyaz, bütün ilişkiler taze. O enerjiyi seviyorum, hatta o enerjiye bağımlıyım. Kendimi dinamik ve genç hissediyorum. Yeni bir şehrin sokaklarında akşama kadar koşturmaktan sonsuz bir haz duyuyorum.

Keşfetmeyi yeterli bulmayan biri olarak aynı zamanda bunu yazdıklarınızla bizlerle paylaşıyorsunuz. Yeni yerler, yeni fikirleri bizimle paylaşacağınız yeni kitap projeleriniz var mı?

Var, hatta bu kış hazırlamayı hayal ediyordum. Ama olamadı; Ocak'tan itibaren bütün projeleri durdurdum. Yeni bir bebeğimiz oluyor. Mart başı gibi doğacak inşallah. Dolu dolu onu yaşamak istedik. Eşim de ben de sadece onu bekliyoruz. Onun için defterler yazıyoruz, albümler hazırlıyoruz. Ancak birkaç ay sonra projelere tekrar başlayabileceğim. Bu durumda kitap seneye kaldı...

"Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer" adlı kitabınız oldukça ilgi gördü. Bu tarz bir çalışma daha yapmayı düşünüyor musunuz?

Düşünüyorum, işte demin bahsettiğim tam bu tarz bir çalışma. Ama seneye... Böyle çalışmaları hazırlamak çok zevkli, ancak oldukça zahmetli. Özellikle Türkiye gibi bir sürü mekanın el değiştirdiği, kasabaların hızla kimlik değiştirebildiği ülkelerde. Biz 101 Yer'in her baskısından önce günlerce çalışmalar yapmak zorunda kalıyoruz. Gene de çok zevkli...

Televizyon programlarınızda genelde insan figürleri ön planda yer alıyor. İnsan hikayeleri anlatmayı neden bu kadar çok seviyorsunuz?

En büyük hikaye "insanın kendisi" değil mi? Eğer insan yoksa, bana göre ne gidilen yerin önemi var, ne de buraları yazmanın veya program yapmanın. Ben insan severim. Dokunmalıyım, gözlerine bakmalıyım, güvenmeliyim, dertleşmeliyim, sırlar paylaşmalıyım... İnsan yoksa, aslında hiçbir şeyin önemi yok ki... Belki psikoloji okuduğum için, merakım ve okumam hala devam ediyor, insansız yazı veya program düşünemem. Bunu yaparken de seyirciyi ve okuyucuyu da düşünüyorum, onların da hoşlarına gidebileceğini öngörüyorum; ama en çok kendim için. İnsanlara dokunmadan geçirdiğim her gün, bana göre boştur. En büyük zenginlik, insanlarla oluşturulan sevgi bağı. Bu anlık da olabilir, yıllar boyu da sürebilir. İçinde bunun kırıntılarının serpiştirildiği her hikaye de, bana göre güzeldir.

Yeni televizyon projelerinizden bahsedebilir misiniz?

Bilemiyorum, sanırım yaz başında gene yollara düşerim. Birkaç yapımcı firmadan yarışma programları teklifleri geldi. İki tanesine çok sıcak baktım; ama ikisi de hayata geçemedi. Bu arada sunuculuk yapmayı, özel gecelerde "host"luk yapmayı de çok seviyorum. O işi de sürdürüyorum bir yandan. Direkt televizyon olmasa da, sunuculuğu televizyon işine çok benzetiyorum.

Programlarınızda her şey plansız, anlık gerçekleşiyor ve programın akışı hiç aksamıyor. Sırınız nedir?

Çok doğru. Ama biliyor musunuz, o plansızlığın içinde hep bir plan var aslında. Benim iç sesim hep işliyor. Fazla yerel halkla konuşmuşsam, fazla sayıda turistle sohbet etmişsem; hemen başka bir konuya yöneliyorum. Şöyle bir şey var: Yerel halk, turist, yerel konu, tarihi yerler, turistik mekanlar, yemek, eğlence. Bu alt başlıklar, bir şekilde toparlanıp, ayarlı bir şekilde güne yayılıyor. "Sır" dersen adına, işte bu!

Türkiye'de sizi en çok etkileyen yerler nereleri oldu?

O kadar çok ki; ben çocukluğumdan beri geziyorum aslında, ve hala Türkiye'yi bitiremedim. Doğu Karadeniz'e ve Batı Karadeniz'e bayılırım. Sinop mesela, benim bayıldığım bir şehir. Safranbolu'da bir küçük konakta yaşamayı hep hayal ederim. Ama Adalar'dan da vazgeçemem. Tabii İstanbul bambaşka... Geçen sene, iki hafta kaldığım Alanya'ya bayıldım. Tam yaz başıydı, sıcaklar bastırmamıştı. Ama asıl Datça Yarımadası'na aşığım. Ne olursa olsun, Kuzey Ege'den de vazgeçemem... Yani gördüğün gibi, ben aslında birkaç ömür, birkaç ev istiyorum. Bütün bu saydığım yerlerde, yıllar geçirebilmeyi istiyorum...

Gezileriniz sırasında, konaklama aşamasında tercih ettiğiniz otellerde ne gibi kriterleri göz önünde bulunduruyorsunuz?

Önce merkeze yakın olmasını isterim. Bazen sadece gece yarısı girip sabahın körünce çıktığımız için, nasıl bir otel olduğunu hiç önemsemem; ama uzunca süre kalıyorsam, mutlaka bakarım. Odaya giriş çıkışın kolay olmasını isterim. Bir de gürültülü odalarda asla uyuyamam. Bazı odalarda asansör gürültüsü, su şırıltısı olur; beni çileden çıkartır... Fazla lüks, şatafat istemem. Tam tersi, büyük ve gösterişli yerler, benim gibi durmadan gezen insanlar için çok uygun değil. O zaman otele yönelip, dışarıya yeterince vakit ayıramayabilirim. Mesela tatil köyüne gitmeyi tercih etmem; ama gidersem de, o zaman tatil köyü için giderim. Fethiye Hillside'ı çok severim mesela, gidince pek dışarı çıkmayız. Zaten tatil köyü yeterince büyük ve eğlenceli...

Yurt içi ve yurt dışındaki şahsi ya da iş amaçlı seyahatlerinizde konakladığınız otellerden favorileriniz hangileri?

Bodrum'da Marmara'yı çok severim. Antalya'da Divan Talya'yı. Ankara'da Sheraton veya Mega Residence favorim. Yurt dışında yüzlerce değişik otelde kalmışımdır; Londra'da Paddington Hilton, bana göre Londra'nın en kolay ulaşılır oteli. Roma'da küçük pansiyonlarda kalırım hep, bayılırım. New York'ta sayısız kez otelde kaldık, ama o meşhur hip otel Hudson çok değişikti. Foça, Ayvalık ve Selimiye'de konakladığım pansiyonlarım var; hepsinin sahipleriyle yıllardır dostluğum sürer. Yani, herhalde gene "insan". Otellerdeki insanlarla dostluğa başlayabilirsem, orası "benim" oluyor...

Konakladığınız otellerde hangi kriterler sizin için ilk sırada yer alıyor?

Güleryüz, içtenlik ilk kategori. Çok büyük, kalabalık personelli yerlerdense, küçük yerleri tercih etmemin sebebi de bu. Temiz bir oda ve rahat bir yatak... Şık bir kahvaltı çok önemli. Öyle yüzlerce çeşit görmekten memnun olmuyorum. Beş çeşit olsun, hepsi lezzetli olsun. Sabah çayını fincanla verdikleri zaman deli oluyorum. Türkiye'de bu özensizliktir. "Su bardağı?" diyorum, kadeh getiriyorlar! "Kardeşim bildiğiniz yatılı okul su bardaklarından yok mu?" Hayır, maalesef... Ben bu otele bir daha gitmem işte. Plastik çiçekler ve bir liralık tablolar da iyice deli eder beni. "Butik Otel" tabelası varsa, saçımı başımı yolarım!

Türk turizminin gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence düzeliyor. İstanbul, artık dünyanın en büyük beş merkezinden biri. Dünya starları yüzlerini gizleyip geliyorlar, esnaf lokantalarında yemek yiyorlar. Yabancı dil konuşanların sayısı gitgide artıyor. Dikkat ettiniz mi, Türkiye'nin bir sürü yeri ne kadar yeşil gözüküyor? Bunlar çok olumlu değişimler, beni sevindiren şeyler. Çok iyi tesislerimiz var. Bu kadar tesis doluyorsa, tamamdır zaten... Yirmi sene önce, Türk Turizmi, sadece Rodos Adası'ndaki otellerin doluluk oranıyla karşılaştırılırdı. Artık sanırım Yunanistan'la yarışır hale geldik. Tabii kirletmeden, yok etmeden para kazanmayı öğrenmeliyiz. Tesislerin arıtma sistemlerinin daha sık kontrol edilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Tekneler denizleri çok kirletiyorlar, defalarca gözlerimle gördüm. Biraz bilinçlendirme, bir hafif seferberlikle, bence kesinlikle bir numarayız.

130 binin üzerinde görüşün yer aldığı ve üyelerinin görüşleriyle her geçen gün zenginleşen Otelpuan.com sizce tatilcilere ne gibi faydalar sağlıyor?

"Nereye gidelim, nasıl ve ne zaman gidelim?" sorularına cevap sağlıyor bir kere. Sitenize zaman zaman giriyorum, özellikle röportajlarını çok büyük keyifle okuyorum. Bir de sanırım mesleki deformasyon, hep "bakayım nerelere turlar var" diye göz atarım. İnsan doğal olarak öğreniyor. Belki o zaman olmasa da, uygun bir zamanda gitmek üzere yeni yerleri aklımın bir köşesine yazıyorum. Bir de görüşlerle çok zenginleşiyor siteniz. "Gezen insan"ın sayfalarda yer bulması, çok "yaşayan" bir hale sokuyor. Hepinizi tebrik ediyorum, başarılarınızın devamını diliyorum.